Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş-ı Veli

Hoca Ahmet Yesevi

Muhammed Ali neslinden gelen ulu bir pirdir. Yesevîliğin piri devrin Kurbul Aktab’ı ve Kamil-i mürşit makamının sahibidir. 1093 yılında Türkistan da Sayram Kasabasında doğmuştur. Manevi eğitimini  Aslan babadan almış Türk boylarının İslami benimsemesinde büyük etkisi olan Ahmet Yesevi Türkçe yazmış olduğu “Hikmet”  adı verilen doğuşları daha sonra Divan-ı Hikmet adı altında toplanmıştır. Yesevi öğretisi başta Horasan olmak üzere İran, Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlara kadar uzanan bir alanda etkili olmuş ve bölge halkının manevi eğitiminde önemli rol oynamıştır. Devrin Ehlibeyt ocakları ve dergahları Ahmet Yesevi’nin çevresinde birleşmiş ve gerçek İslam’ın hayat bulmasında önemli görev üstlenmiştir. Kadın erkek eşitliği, vahdeti vücud, Tevhid, Enel Hak, dört kapı kırk makam öğretisi, aşk ile erenlerin yolu,  gönüllerde yeniden hayat bulmuştur.

Ahmet Yesevi  Ehlibeyt, 12 İmamlara hem soy hem de yol olarak bağlıdır. Özellikle İmam Rıza ve Hallaç-ı Mansur’un Orta Asya ve  Horasan’da yaptığı etkinin derin izlerini Ahmet Yesevi’de görmek mümkün.

Ahmet Yesevi, kendisinden sonra Anadolu ve Balkan’ları irşat edecek Hacı Bektaş-ı Veli’ye Muhammed Ali’den gelen emanetleri bırakmıştır. Saru Saltuk, Şıh Hasan, Demirci Baba (Deliorman), Avşar Baba (Niyazabad), Pir Dede (Merzifon), Akyazılı Sultan(Varna), Geyikli Baba (Bursa), Abdal Musa (Antalya-Elmalı), Baba İlyas (Amasya), Horos Dede (İstanbul), Emir Sultan (Yozgat), Gaj-Gaj Dede Tokat, Şeyh Nuster (Zile) gibi Orta asya ve Horasan’dan gelen tüm erenler Ahmet Yesevi’ye bağlıdır.

1166 yılında vefat etmiş olan pir-i Türkistan namı ile de bilinen Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesi Türkistan şehrindedir. Türkistan pirlerinin piridir. Kutbul Aktab zamanın manevi önderidir. Timur Han tarafından kendisine yapılan türbede makamı bulunmaktadır. Ahmet Yesevi’nin Anadolu’da Kırıkkale’de oğlu Haydar Sultan’ın makamı bulunmaktadır. Ayrıca Ahmet Yesevi soyundan gelen bir ocak Tunceli ilinde bulunmaktadır. Ahmet Yesevi ocağı olarak anılan bu ocak mensupları Ahmet Yesevi soyundan gelmektedir.

Aslan Baba ile gelen Muhammed Ali Yolu

Ahir zaman ümmetleri dünyâ fâni bilmezler
Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar
Erenlerin kıldığını görüp rağbet etmezler
Arslan Babam sözlerini dinleyiniz teberrük

Ahmet Yesevi – Hacı Bektaş-ı Veli

Hacı Bektaş Veli Velâyetnâme’sinde Hacı Bektaş’ın Mürşit’inin Ahmet Yesevi olduğu açık olarak anlatılır. Yüzyıllar boyunca bu bilgi nesilden nesle anlatılır ve yaşatılır.

Velâyetnâme’de Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş Veli’yi yetiştirdikten sonra ona kutsal emanetler vererek Anadolu’ya göndermesi, Hacı Bektaş Veli’nin de velâyet ve kerametler göstermesi anlatılmaktadır.

Velayetnamede Ahmet Yesevi – Hacı Bektaş-ı Veli anlatımı

“Kabul edilen görüşe göre iki cihanın kutuplarının kutbu, doksan dokuz bin Türkistan pîrlerinin sultanı, Hoca Ahmed Yesevi, Muhammed Hanefi soyundan, yüce bir seyyiddir.

Sekizinci İmam, Sultan-ı Horasan Ali İbn-i Musayyü’r-Rıza’dan icazet almıştır. Türkistan’ın Yesevi şehrine yerleşmişti. Dergâhları oradaydı, velâyet ve kerametlerinde emsalsizdi. Eğer velâyet ve kerametleri anlatılacak olsa, lâyıkıyla anlatabilmek mümkün olmaz. Sultan Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri’nin velâyet ve kerameti görüldüğü ve doksan dokuz bin halifesi olan bir kişiydi. Bu sebeple, Türkistan pîrlerinin başı olarak anılır. Tanrı ilimlerini bilenlerdendi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde benzersiz kâmillerdendi.

Âlimler onunla tartışacak bilgiye sahip değillerdi. Bilgisiyle hepsini susmaya mecbur ederdi.

Allah’a daima ibadet eden birisiydi.

Bir an bile ibadetten, Allah’ın huzurunda olmaktan geri kalmazdı. Oldukça dünya hırsından uzak, Allah’a yakın bir kimseydi. Dünyalık toplamaktan uzak bir kişiydi. Kendi kazancını yer, yedirirdi. Müslümanların sadakalarından, kurbanlarından ve çeraktan ne gelirse mutfakta pişirir; fakirlere, gelen ve gidenlere yedirir, içirirdi.

Sofrası açık birisiydi. Misafir ve çevreden gelenleri, yemeksiz göndermezdi. Sofra kurulduğu zaman, kendisi bunlardan yemezdi. Geçimini kâşık ve kepçe yapmak suretiyle sağlardı. Bir öküzü vardı. Yonttuğu kâşık ve kepçeleri bir heybeye, heybeyi de öküzünün üzerine koyar, çarşıya gönderirdi. Halk kaşığın ve kepçenin fiyatının ne olduğunu bildiği için, satın alan olursa bedelini heybeye koyardı.

Eğer kaşıkların ücretini ödemeyen olursa, öküz onun arkasından ayrılmazdı. Çevredekiler ücreti ödemediği için takip ettiğini anlarlardı. Halk da o kişiden ücreti alıp heybeye koyardı. Ancak o zaman öküz onu takip etmekten vazgeçerdi. Akşam olunca öküz, Hoca’nın yanına geri dönerdi. Heybedeki parayla yiyecek alır, pişirirdi. Hoca Ahmed Yesevi kendi öz kazancı olanı yerdi…

Hoca Ahmed Yesevi’nin velâyeti çoktur. Merak edenler okuyup öğrenebilirler. Hoca Ahmed Yesevi’nin başında olan elifi tâcı vardı. Elifi tâc, hırka, çerâğ, sofra, alem, seccâde Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla, Hazreti Muhammed’e, ondan da Hazreti Ali’ye geçmiştir. Halifelik işaretidir.

Hazreti Ali’den de, İmam Hüseyin’e, Zeynel Abidin’e, Muhammed Bakır’a, Cafer Sadık’a, Musa Kâzım’a, ondan sekizinci imam Ali Rıza’ya, ondan da doksan dokuz bin Türkistan pîrinin pîri olan Ahmed Yesevi’ye ulaşmıştı. Hepsi Ahmed Yesevi’nin dergâhında bulunmaktadır.

Onları hiçbir halifesine vermemişti. Soranlara da “Sahibi vardır.” derdi. Rivayet ederler, bir talip Hocanın yanına gelse, orada hazır olan ne varsa ona giydirirdi. Hatta bazen talibin kurbanı yendikten sonra postunu, taç şekline getirip tekbirleyip, başına giydirirdi.

O talip, kendisine kisve edinirdi. Birgün halifeler elifi tâc, hırka, çerâğ, sofra, alem ve seccâdeden oluşan manevî emanetleri Ahmed Yesevi’den isteyip, içlerinden birine verilmesini rica etmeye karar verdiler. Doksan dokuz bin halife bu niyetle sabah namazını kıldıktan sonra, herkes seccâdesini serip oturdu. O meydana hepsi sığabildi. Ortaya da büyük bir ateş yakmışlardı.

Dualar edildikten sonra, Hoca bu halifelerin yüzüne baktı, onların kafasından geçenler kendisine malûm oldu. Halifelerine “Gönlünüzden geçeni söyleyiniz.” dedi. Halifeler de daha önce karar verdikleri gibi o dört övünç kaynağı olan manevî emanetleri, kendilerinden uygun gördüğü birisine vermelerini istediler. Sadık muhiblerden birisi de, elinde bir miktar darı ile oraya gelmişti. O darıyı meydana dökmeye başladı.

Darılar yığın haline geldi. “O manevî emanetleri istiyorsunuz. Bu ancak bir şartla olur. İçinizden hanginiz bu darı yığınının üstüne çıkacak, iki rekât namaz kılacak ve hiçbir darı tanesini de yerinden oynatmayacak. Yerine oturduktan sonra da elifî tâç kendiliğinden durduğu yerden kalkıp onun başına, hırka üzerine gelecek. Çerâğ kendiliğinden yanacak, sofra da kendiliğinden meydana gelip, kurulacak, alem de kendiliğinden gelecek, seccâde kendiliğinden gelip altına serilecek. Bunlar hanginizde olursa emanetler onun hakkıdır.” dedi.

“Ama siz yine de zahmet etmeyin, bunların sahibi vardır, birazdan gelir.” dedi.

Orada hazır bulunan doksan dokuz bin er, bu sözleri işitince utandılar ve başlarını öne eğdiler. Kimse ben yapabilirim deyip öne çıkamadı. Sohbet bu şekilde devam ederken “selâm u sabahu’l-aşk” diyerek gelen Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bir yer bulup oturdu. Bu sohbet sırasında Türkistan erenleri Ahmed Yesevi Hazretlerinden o dört övünç kaynağı manevî emaneti istemek için toplanmışlardı. Ahmed Yesevi’ye bu durum malûm olmuştu.

Hacı Bektaş Veli, bu olaydan dolayı Horasan’dan Türkistan’a Hoca Ahmed Yesevi’nin yanına geldi. Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş Veli’nin geldiğini görünce ayağa kalktı, selâmını aldı. Doksan dokuz bin halife de Hoca’nın ayağa kalktığını görünce onlar da ayağa kalktılar. Hoca Ahmed Yesevi, Hünkâr’ı yanına getirdi ve “İşte o manevî emanetlerin sahibi geldi.” dedi. Hazreti Hünkâr meselenin ne olduğunu sordu. Kendisine olanı biteni anlattılar. Hoca Ahmed Yesevi “Ey Bektaş el-Horasanî” deyince, Hünkâr ayağa kalktı, Hoca Hazretlerinin önüne geldi, seccâdeyi eline aldı, o darı yığınının önüne geldi. “Bismillâh ve billâh” deyip seccâdeyi serdi ve üzerine çıkıp iki rekât namaz kıldı. Sonra gelip yerine oturdu. Darı yığınından bir tane bile yerinden oynamadı. Elifi tâç kendiliğinden hareket etmeye başlayınca oradakiler dehşete düşüp, salâvât getirdiler. Tâç havadan kuş gibi uçup Hünkâr’ın başına kondu.

Daha sonra, hırka da hareket edip Hazreti Hünkâr’ın önüne geldi. Çerağın da birden bire yandığını gördüler. Durduğu yerden kalkıp Hazreti Hünkâr’ın başının üzerinde dikildi, durdu. Seccâde de bulunduğu yerden kalkıp Hacı Bektaş Veli’nin altına döşendi.

Daha sonra Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bu manevî emanetleri Ahmed Yesevi’nin önüne koydu. Hacı Bektaş Veli, erkâna uygun bir şekilde tıraş edildi ve Ahmed Yesevi’ye biat etti. Ahmed Yesevi ona dört manevî emanet ve bir icazet verdi. Kendisine: “Ey Bektaş işte nasibini aldın, müjdeler olsun, kutbü’l-aktablık senindir, kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye kadar bizimdi, bundan sonra biz burada çok kalmayız, ahirete göçeriz. Seni Rum’a (Anadolu’ya) gönderiyoruz. Suruca Karahöyük’ü de sana yurt verdim. Rum (Anadolu) abdallarına seni başkan yaptık. Orada gerçekler (ermişler), abdallar ve sermestler çoktur. Doğru meşrepleri ve yol soyları Muhammed Ali’ye çıkar. Fakat tarikat bilgileri azdır. Seni onlara baş yaptık. Artık burda kalma, yola çık.” dediği anlatılır.

Hazreti Hacı Bektaş Veli, Sultan Hoca Ahmed yanından ayrılarak Türkistan’dan Rum’a (Anadolu’ya) doğru yola çıktı. Önce Hac için Kâbe’ye gitti.

Ahmet Yesevi’nin doğuşları veya hikmetleri

1. H İ K M E T

Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip
Tâliplere inci, cevher saçtım işte.
Riyâzeti katı çekip, kanlar yutup
Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,
Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,
Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp
Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;
Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen;
Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;
Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.

Garip, fakir, yetimleri Resûl sordu;
Hem o gece Mirâc’a çıkıp didar gördü;
Geri inip garip, yetim izleyip yürüdü;
Gariplerin izini izleyip indim işte.

Ümmet olsan, gariplere tâbi ol sen;
Âyet, hadis her kim dese, sâmi ol sen;
Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;
Kani olup şevk şarabını içtim işte.

Medine’ye Resûl varıp oldu garip;
Gariplikte mihnet çekip oldu habip;
Cefa çekip Yaradan’a oldu karîp
Garip olup engellerden aştım işte.

Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla;
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara;
Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir;
Yüz çevirip, deniz olup taştım işte.
Aşk kapısını Mevlâm açınca bana erdi;
Toprak kılıp “Hazır ol!” diyip boynumu eğdi;
Yağmur gibi melâmetin oku değdi;
Tamren alıp yürek, bağrımı deştim işte.

Gönlüm katı, dilim acı, kendim zalim;
Kur’ân okuyup amel kılmaz sahte âlim;
Garip canımı harcayayım, yoktur malım;
Hak’tan korkup ateşe girmeden piştim işte.

Altmış üçe yaşım yetti, geçtim gafil;
Hak emrini muhkem tutmadım, kendim cahil;
Oruç, namaz, kazâ kılıp oldum kâhil
Kötüyü izleyip iyilerden geçtim işte.

Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tam geçmeden,
Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden
Şeytan galip, can verende şaştım işte.

İmanıma çengel vurup gamlı kıldı;
Pîr-i muğan “Hazır ol!” diyip afyon saçtı;
Lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti;
Allah’a hamd olsun, iman nuru götürdüm işte.

Pîr-i muğan hizmetinde koşup yürüdüm;
Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum;
Yardım etti, Azâzil’i kovup sürdüm;
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum işte.
Garip, fakir, yetimleri kıl sen şadman;
Parçalayıp aziz canın eyle kurban;
Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan;
Hak’tan işitip bu sözleri dedim işte.

Garip, fakir, yetimleri her kim sorar,
Râzı olur o bendeden Perverdigâr.
Ey habersiz, sen ver sebep, kendisi korur;
Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.

Yedi yaşta Arslan Bâb’a selâm verdim;
“Hak Mustafa emanetini lutfedin” dedim;
Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim;
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte.
Hurma verip, başımı okşayıp nazar kıldı;
Bir fırsatta âhirete sefer kıldı;
“Elveda!” diyip bu âlemden göçüp gitti;
Mektebe varıp, kanayıp dolup taştım işte.

İnnâ fetehna’yı okuyup mâna sordum;
Işık saldı, kendimden geçip didar gördüm;
Selam verdim “Üskut!” dedi, bakıp durdum;
Yaşımı saçıp, çâresiz olup durdum işte.

“Eya cahil, mâna ol!” diye söyledi, bildim;
Ondan sonra çöller gezip Hakk’ı sordum;
Nasip etti, Azâzil’i tutup yendim;
Kararlı olup, belini basıp ezdim işte.

Zikrini tamam edip döndüm divaneye;
Hak’tan başka birşey demedim bigâneye;
Mumunu izleyip çırak girdim pervaneye;
Kor ateş olup, kavrulup söndüm işte.
Adım, sanım hiç kalmadı lâ lâ oldum;
Allah yadını diye diye illâ oldum;
Halis olup, muhlis olup fenâ oldum;
Fena fii’llah makamına yükseldim işte.
Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen;
Hüda bîzardır katı yürekli gönül incitenden;
Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccîn;
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.

Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yer altına yalnız girip nurla doldum;
Hakk’a tapanlar makamına mahrem oldum,
Bâtın kılıcı ile nefsi parçaladım işte.
Nefsim beni yoldan çıkarıp bayağılattı;
İnsanlara hasretle bakıp inlettirdi;
Zikr söylemeyip şeytan ile yâr eyledi;
Hazırsın diyip nefs yarasını deldim işte.
Kul Hâce Ahmed, gaflet ile ömrüm geçti;
Vah ne hasret, gözden, dizden kuvvet gitti;
Vah ne yazık, pişmanlığın vakti yetti;
İyi amel kılmadan kervan olup göçtüm işte.

Eya dostlar, kulak verin dediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere?
Mirâç üstünde hak Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Hak Mustafa Cebrâil’den kıldı sual;
Bu nasıl ruh, tene girmeden buldu kemâl?
Gözü yaşlı, halka yaralı, boyu hilâl;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Cibrîl dedi: Ümmet işi size haktır;
Göğe çıkıp meleklerden dersler alır;
Yedi tabaka gök iniltisiyle iniler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Bil, Hak önce “Elesti birabbiküm?” dedi;
“Kalû belâ” dedi ruhum dersler aldı;
Şüphesiz bilin , hak Mustafa “oğul” dedi,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

“Oğlum” diyip hak Mustafa söze başladı;
Ondan sonra bütün ruhlar selâm verdi;
Rahmet denizi dolup taş, diye haber ulaştı;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

“Rahim içinde belir” diye nida geldi;
“Zikr et!” dedi, uzuvlarım titreyiverdi;
Ruhum girdi, kemiklerim “Allah!” dedi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dörtyüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak;
Nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek;
Yüz on dört bin müçtehit hizmet kılacak;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuz ay ve dokuz gönde yere düştüm;
Dokuz saat duramadım, göğe uçtum;
Arş ve Kürsü pâyesini varıp kucakladım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm;
Derdimi deyip, Hakk’a bakıp yaşımı döktüm;
Sahte âşık, sahte sofu görünce söğdüm;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Candan geçmeden “Hû Hû!” demek hep yalan;
Bu hayasızdan sual sormayın, yolda kalan;
Kendisi de gizli, sözü de gizli, Hakk’ı bulan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

2. H İ K M E T

Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi;
İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dört yaşımda hak Mustafa hurma verdi;
Yol gösterdim, nice şaşkın yola girdi;
Nere varsam Hızır Baba’m yoldaş oldu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım;
Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım
Gece gündüz zikrederek rahat kıldım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan;
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun, gördüm.”dedi, izim öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Azrâil gelip Arslan Baba’mın canını aldı;
Hûrîler gelip ipek kumaştan kefen biçti;
Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Namazını kılıp yerden kaldırdılar;
Bir anda cennet içine ulaştırdılar;
Ruhunu alıp İlliyyîn’e girdirdiler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Allah Allah, yer altında vatan kıldı;
Münker, Nekîr “Men Rabbük?” diye sual sordu;
Arslan Baba’m islâmından haber verdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Akıllı isen, erenlere hizmet kıl sen;
Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen;
Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
“Hikmet söyle!” dendi, başıma nur saçıldı;
Allah’a hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Pîr-i muğân hak Mustafa, şüphesiz bilin;
Nereye varsanız, vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele;
İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet;
Hâceliğe bina koydun, kılmadan tâat;
Hâceyim, deyip yolda kalsan, vay ne hasret;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

3. H İ K M E T

Sabahları kulağıma nida geldi;
“Zikr et!”dedi, zikrini deyip yürüdüm işte.
Aşksızları gördüm ise, yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkânını kurdum işte.
On birimde rahmet denizi dolup taştı;
“Allah!” dedim, şeytan benden uzaklaştı;
Geçici heves, ben-sen fikri durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm işte.
On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim;
Nefs başına yüzbin belâ tutup saldım;
Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
On dördümde toprak gibi oldum işte.

On beşimde hûri, gılman karşı geldi;
Baş eğerek, el bağlayıp tâzim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden habersi geldi;
Didar için hepsini terk ettim işte.

On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
“Size mübârek olsun !” diyerek Âdem geldi;
“Evladım!” deyip, boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan’da bulundum işte.

On sekizde kırklar ile şarap içtim;
Zikrini deyip, hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı, cennet gezip hûriler kucakladım;
Hak Mustafa cemalini gördüm işte.
On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
Zikrini dedim, içim dışım temizlendi;
Nereye varsam, Hızır Baba’m hazır oldu;
Gavsu’l-gıyâs mey içirdi, duydum işte.
Yaşım yirmiye ulaştı, makamlar aştım;
Allah’a hamd olsun, pîr hizmetini tamamladım;
Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
O sebepten Hakk’a yakın oldum işte.
Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Âyet, hadis mânasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte.
Rivayeti görüp Hak’la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben;
O sebepten Hakk’ı anıp izleştim ben;
Can ve gönlümü O’na feda kıldım işte.
Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir;
Ne yapacaksın, günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü azap kılsa, Rabb’im kadir;
Eya dostlar, nasıl cevap vereceğim işte.

  1. H İ K M E T

Ey dostlar temiz aşkını ele aldım

Bu dünyayı düşman tutup yürüdüm ben işte

Yakam tutup hazretine sığınıp geldim

Aşk kapısında Mansur gibi oldum ben işte

Aşk yolunda aşık olup Mansur geçti

Belini bağlayıp Hakk işini sıkı tuttu

Melametler ihanetler çok işitti

Ey müminler hem Mansur oldum ben işte

Aşık Mansur “Enel Hakk’ i dile getirdi

Cebrail gelerek “Enel Hakk”ı beraber söyledi

Cebrail gelerek başın ver deyip yola saldı

Darağacına asılıp cemalini gördüm ben işte

Mansur gelince darağacı eğilip kendi aldı

Batın gözü açık olanlar hayran kaldı

Işık salıp Allah kendisi nazar eyledi

Ey sevgili deyip cemalini gördüm ben işte

Nida geldi o darağacına çok boğma” diye

“Sıkı dur her yan bakıp sen ağma”diye

Taşa dedi “Emrimi tutup sen değmeyesin”

Levh-i Mahfuz tahtasında gördüm ben işte

Üçyüz molla yığılıp yazdı çok rivayet

Şeriatdır ben de yazayım bir rivayet

Tarikatda hakikatda haktır himaye etmek

Başımı verip Hakk sırrını bildim ben işte

“Enel Hakk’ın manasını bilmez cahil

Bilge gerek bu yollarda mertlerin denizi

Akıllı kullar Hakk yadını dedi sevgili

Candan geçip Sevgili’yi sevdim ben işte

İma eyledim bilge olsa ibret alsın

Zahir ilminden yazıp söyledim işaret kalsın

İnci gevher sözlerimi gönlüne koysun

Halden deyip aşıklara verdim ben işte

Sahibsiz Mansur hor görülmekle oldu tam

Bir söz ile dostlardan oldu ayrı

Kalb halini hiç kimse bilmez Tanrım tanık

Kanlar yutup ben hem tanık oldum ben işte

Şeyh Mansur’un “Enel Hakk”ı yersiz değil

Yolu bulan bize benzer günahkar değil

Her soysuzlar bu sözlerden haberli değil

Haberli olup Hakk kokusu aldım ben işte

Bir gece seherde garip Mansur çok ağladı

Işık salıp Allah kendisi rahmeyledi

Ondan sonra kırklar bakarak şarap verdi

Bilgelere bu sözleri dedim ben işte

Cahillere essiz sözüm hayfı hikmet

İnsanım deyip belini bağlar hani himmet

Dünya için birbirine eylemez şefkat

Zalimlere esir olup öldüm ben işte

Zalimlerde had ne ola bizde günah

Dervişlerin huyu kötü, geçmez dua

O sebepten sultan kılar bize cefa

Ayet hadis anlamından söyledim ben işte

Zalim eğer cefa eylese Allah de

Elini açıp dua eyleyip boyun eğ

Hakk yardımına yetmez olsa endişe eyle

Hakk’dan işitip bu sözleri söyledim ben işte

Zalim eğer zulüm eylese bana ağla

Yaşını saçarak bana sığınıp belini bağla

Haram şüphe terk ederek yürek dağla

Zalimlere yüzbin bela verdim ben işte

Zalimlerin yakınlığı nedir ben yaratan

Yaradan’ı aklına getirmeden sen unutan

Benden vazgeçip zalimlerin elini tutan

Zalimlere kendim kıymet verdim ben işte

Sana ceza Yaradan’a yalvarmadın

Allah deyip geceleri kalkıp inlemedin

Gerçeklerden sözler söyledim işitmedin

Zalimlerin elini uzun kıldım ben

Ey habersiz Hakk’â gönül yürütmedin

Dünya haram ondan gönül soğutmadın

Nefsden geçib Allah’a doğru yönelmedin

Bu nefs için ağlamaklı ve şaşkın oldum ben işte

Zalimleri şikayet etme zalim kendin

Huyun riya etki etmez halka sözün

Dünya malını dolu verdim doymaz gözün

Harisleri “Siccin” içine saldım ben işte

Kızıl dudağı hareketlenip söyledi seni

Can ve kalbim ümmetlerinin gözünün aydınlığı

Hakk’a kul bana ümmet olan hani

Gerçek ümmetin sinesine koydum ben işte

Kul Hoca Ahmed Hakk sözünü söyleyip geçti

Aynel-yakin tarikatta bozlayıp geçti

İlmel-yakin Şeriatı gözleyip geçti

Hakkel-yakin hakikatından söyledim ben işte

Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar

Erenlerin kıldığını görüp rağbet etmezler

Arslan Babam sözlerini dinleyiniz teberrük.

Ahmet Yesevi’nin doğuşları veya hikmetleri
1. H İ K M E T

Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip
Tâliplere inci, cevher saçtım işte.
Riyâzeti katı çekip, kanlar yutup
Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.

Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,
Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,
Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp
Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen;
Öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen;
Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;
Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.

Garip, fakir, yetimleri Resûl sordu;
Hem o gece Mirâc’a çıkıp didar gördü;
Geri inip garip, yetim izleyip yürüdü;
Gariplerin izini izleyip indim işte.

Ümmet olsan, gariplere tâbi ol sen;
Âyet, hadis her kim dese, sâmi ol sen;
Rızık, nasip her ne verse, kani ol sen;
Kani olup şevk şarabını içtim işte.

Medine’ye Resûl varıp oldu garip;
Gariplikte mihnet çekip oldu habip;
Cefa çekip Yaradan’a oldu karîp
Garip olup engellerden aştım işte.

Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla;
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara;
Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir;
Yüz çevirip, deniz olup taştım işte.
Aşk kapısını Mevlâm açınca bana erdi;
Toprak kılıp “Hazır ol!” diyip boynumu eğdi;
Yağmur gibi melâmetin oku değdi;
Tamren alıp yürek, bağrımı deştim işte.

Gönlüm katı, dilim acı, kendim zalim;
Kur’ân okuyup amel kılmaz sahte âlim;
Garip canımı harcayayım, yoktur malım;
Hak’tan korkup ateşe girmeden piştim işte.

Altmış üçe yaşım yetti, geçtim gafil;
Hak emrini muhkem tutmadım, kendim cahil;
Oruç, namaz, kazâ kılıp oldum kâhil
Kötüyü izleyip iyilerden geçtim işte.

Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tam geçmeden,
Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden
Şeytan galip, can verende şaştım işte.

İmanıma çengel vurup gamlı kıldı;
Pîr-i muğan “Hazır ol!” diyip afyon saçtı;
Lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti;
Allah’a hamd olsun, iman nuru götürdüm işte.

Pîr-i muğan hizmetinde koşup yürüdüm;
Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum;
Yardım etti, Azâzil’i kovup sürdüm;
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum işte.
Garip, fakir, yetimleri kıl sen şadman;
Parçalayıp aziz canın eyle kurban;
Yiyecek bulsan, canın ile kıl sen ihsan;
Hak’tan işitip bu sözleri dedim işte.

Garip, fakir, yetimleri her kim sorar,
Râzı olur o bendeden Perverdigâr.
Ey habersiz, sen ver sebep, kendisi korur;
Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.

Yedi yaşta Arslan Bâb’a selâm verdim;
“Hak Mustafa emanetini lutfedin” dedim;
Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim;
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte.
Hurma verip, başımı okşayıp nazar kıldı;
Bir fırsatta âhirete sefer kıldı;
“Elveda!” diyip bu âlemden göçüp gitti;
Mektebe varıp, kanayıp dolup taştım işte.

İnnâ fetehna’yı okuyup mâna sordum;
Işık saldı, kendimden geçip didar gördüm;
Selam verdim “Üskut!” dedi, bakıp durdum;
Yaşımı saçıp, çâresiz olup durdum işte.

“Eya cahil, mâna ol!” diye söyledi, bildim;
Ondan sonra çöller gezip Hakk’ı sordum;
Nasip etti, Azâzil’i tutup yendim;
Kararlı olup, belini basıp ezdim işte.

Zikrini tamam edip döndüm divaneye;
Hak’tan başka birşey demedim bigâneye;
Mumunu izleyip çırak girdim pervaneye;
Kor ateş olup, kavrulup söndüm işte.
Adım, sanım hiç kalmadı lâ lâ oldum;
Allah yadını diye diye illâ oldum;
Halis olup, muhlis olup fenâ oldum;
Fena fii’llah makamına yükseldim işte.
Sünnet imiş, kâfir de olsa, incitme sen;
Hüda bîzardır katı yürekli gönül incitenden;
Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccîn;
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.

Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yer altına yalnız girip nurla doldum;
Hakk’a tapanlar makamına mahrem oldum,
Bâtın kılıcı ile nefsi parçaladım işte.
Nefsim beni yoldan çıkarıp bayağılattı;
İnsanlara hasretle bakıp inlettirdi;
Zikr söylemeyip şeytan ile yâr eyledi;
Hazırsın diyip nefs yarasını deldim işte.
Kul Hâce Ahmed, gaflet ile ömrüm geçti;
Vah ne hasret, gözden, dizden kuvvet gitti;
Vah ne yazık, pişmanlığın vakti yetti;
İyi amel kılmadan kervan olup göçtüm işte.

Eya dostlar, kulak verin dediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere?
Mirâç üstünde hak Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Hak Mustafa Cebrâil’den kıldı sual;
Bu nasıl ruh, tene girmeden buldu kemâl?
Gözü yaşlı, halka yaralı, boyu hilâl;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Cibrîl dedi: Ümmet işi size haktır;
Göğe çıkıp meleklerden dersler alır;
Yedi tabaka gök iniltisiyle iniler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Bil, Hak önce “Elesti birabbiküm?” dedi;
“Kalû belâ” dedi ruhum dersler aldı;
Şüphesiz bilin , hak Mustafa “oğul” dedi,
O sebepten altmış üçte girdim yere.

“Oğlum” diyip hak Mustafa söze başladı;
Ondan sonra bütün ruhlar selâm verdi;
Rahmet denizi dolup taş, diye haber ulaştı;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

“Rahim içinde belir” diye nida geldi;
“Zikr et!” dedi, uzuvlarım titreyiverdi;
Ruhum girdi, kemiklerim “Allah!” dedi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dörtyüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak;
Nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek;
Yüz on dört bin müçtehit hizmet kılacak;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuz ay ve dokuz gönde yere düştüm;
Dokuz saat duramadım, göğe uçtum;
Arş ve Kürsü pâyesini varıp kucakladım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm;
Derdimi deyip, Hakk’a bakıp yaşımı döktüm;
Sahte âşık, sahte sofu görünce söğdüm;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Candan geçmeden “Hû Hû!” demek hep yalan;
Bu hayasızdan sual sormayın, yolda kalan;
Kendisi de gizli, sözü de gizli, Hakk’ı bulan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

2. H İ K M E T

Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi;
İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dört yaşımda hak Mustafa hurma verdi;
Yol gösterdim, nice şaşkın yola girdi;
Nere varsam Hızır Baba’m yoldaş oldu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım;
Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım
Gece gündüz zikrederek rahat kıldım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan;
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun, gördüm.”dedi, izim öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Azrâil gelip Arslan Baba’mın canını aldı;
Hûrîler gelip ipek kumaştan kefen biçti;
Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Namazını kılıp yerden kaldırdılar;
Bir anda cennet içine ulaştırdılar;
Ruhunu alıp İlliyyîn’e girdirdiler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Allah Allah, yer altında vatan kıldı;
Münker, Nekîr “Men Rabbük?” diye sual sordu;
Arslan Baba’m islâmından haber verdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Akıllı isen, erenlere hizmet kıl sen;
Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen;
Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
“Hikmet söyle!” dendi, başıma nur saçıldı;
Allah’a hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Pîr-i muğân hak Mustafa, şüphesiz bilin;
Nereye varsanız, vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele;
İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet;
Hâceliğe bina koydun, kılmadan tâat;
Hâceyim, deyip yolda kalsan, vay ne hasret;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

3. H İ K M E T

Sabahları kulağıma nida geldi;
“Zikr et!”dedi, zikrini deyip yürüdüm işte.
Aşksızları gördüm ise, yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkânını kurdum işte.
On birimde rahmet denizi dolup taştı;
“Allah!” dedim, şeytan benden uzaklaştı;
Geçici heves, ben-sen fikri durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm işte.
On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim;
Nefs başına yüzbin belâ tutup saldım;
Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
On dördümde toprak gibi oldum işte.

On beşimde hûri, gılman karşı geldi;
Baş eğerek, el bağlayıp tâzim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden habersi geldi;
Didar için hepsini terk ettim işte.

On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
“Size mübârek olsun !” diyerek Âdem geldi;
“Evladım!” deyip, boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan’da bulundum işte.

On sekizde kırklar ile şarap içtim;
Zikrini deyip, hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı, cennet gezip hûriler kucakladım;
Hak Mustafa cemalini gördüm işte.
On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
Zikrini dedim, içim dışım temizlendi;
Nereye varsam, Hızır Baba’m hazır oldu;
Gavsu’l-gıyâs mey içirdi, duydum işte.
Yaşım yirmiye ulaştı, makamlar aştım;
Allah’a hamd olsun, pîr hizmetini tamamladım;
Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
O sebepten Hakk’a yakın oldum işte.
Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Âyet, hadis mânasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte.
Rivayeti görüp Hak’la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben;
O sebepten Hakk’ı anıp izleştim ben;
Can ve gönlümü O’na feda kıldım işte.
Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir;
Ne yapacaksın, günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü azap kılsa, Rabb’im kadir;
Eya dostlar, nasıl cevap vereceğim işte.

  1. H İ K M E T

Ey dostlar temiz aşkını ele aldım

Bu dünyayı düşman tutup yürüdüm ben işte

Yakam tutup hazretine sığınıp geldim

Aşk kapısında Mansur gibi oldum ben işte

Aşk yolunda aşık olup Mansur geçti

Belini bağlayıp Hakk işini sıkı tuttu

Melametler ihanetler çok işitti

Ey müminler hem Mansur oldum ben işte

Aşık Mansur “Enel Hakk’ i dile getirdi

Cebrail gelerek “Enel Hakk”ı beraber söyledi

Cebrail gelerek başın ver deyip yola saldı

Darağacına asılıp cemalini gördüm ben işte

Mansur gelince darağacı eğilip kendi aldı

Batın gözü açık olanlar hayran kaldı

Işık salıp Allah kendisi nazar eyledi

Ey sevgili deyip cemalini gördüm ben işte

Nida geldi o darağacına çok boğma” diye

“Sıkı dur her yan bakıp sen ağma”diye

Taşa dedi “Emrimi tutup sen değmeyesin”

Levh-i Mahfuz tahtasında gördüm ben işte

Üçyüz molla yığılıp yazdı çok rivayet

Şeriatdır ben de yazayım bir rivayet

Tarikatda hakikatda haktır himaye etmek

Başımı verip Hakk sırrını bildim ben işte

“Enel Hakk’ın manasını bilmez cahil

Bilge gerek bu yollarda mertlerin denizi

Akıllı kullar Hakk yadını dedi sevgili

Candan geçip Sevgili’yi sevdim ben işte

İma eyledim bilge olsa ibret alsın

Zahir ilminden yazıp söyledim işaret kalsın

İnci gevher sözlerimi gönlüne koysun

Halden deyip aşıklara verdim ben işte

Sahibsiz Mansur hor görülmekle oldu tam

Bir söz ile dostlardan oldu ayrı

Kalb halini hiç kimse bilmez Tanrım tanık

Kanlar yutup ben hem tanık oldum ben işte

Şeyh Mansur’un “Enel Hakk”ı yersiz değil

Yolu bulan bize benzer günahkar değil

Her soysuzlar bu sözlerden haberli değil

Haberli olup Hakk kokusu aldım ben işte

Bir gece seherde garip Mansur çok ağladı

Işık salıp Allah kendisi rahmeyledi

Ondan sonra kırklar bakarak şarap verdi

Bilgelere bu sözleri dedim ben işte

Cahillere essiz sözüm hayfı hikmet

İnsanım deyip belini bağlar hani himmet

Dünya için birbirine eylemez şefkat

Zalimlere esir olup öldüm ben işte

Zalimlerde had ne ola bizde günah

Dervişlerin huyu kötü, geçmez dua

O sebepten sultan kılar bize cefa

Ayet hadis anlamından söyledim ben işte

Zalim eğer cefa eylese Allah de

Elini açıp dua eyleyip boyun eğ

Hakk yardımına yetmez olsa endişe eyle

Hakk’dan işitip bu sözleri söyledim ben işte

Zalim eğer zulüm eylese bana ağla

Yaşını saçarak bana sığınıp belini bağla

Haram şüphe terk ederek yürek dağla

Zalimlere yüzbin bela verdim ben işte

Zalimlerin yakınlığı nedir ben yaratan

Yaradan’ı aklına getirmeden sen unutan

Benden vazgeçip zalimlerin elini tutan

Zalimlere kendim kıymet verdim ben işte

Sana ceza Yaradan’a yalvarmadın

Allah deyip geceleri kalkıp inlemedin

Gerçeklerden sözler söyledim işitmedin

Zalimlerin elini uzun kıldım ben

Ey habersiz Hakk’â gönül yürütmedin

Dünya haram ondan gönül soğutmadın

Nefsden geçib Allah’a doğru yönelmedin

Bu nefs için ağlamaklı ve şaşkın oldum ben işte

Zalimleri şikayet etme zalim kendin

Huyun riya etki etmez halka sözün

Dünya malını dolu verdim doymaz gözün

Harisleri “Siccin” içine saldım ben işte

Kızıl dudağı hareketlenip söyledi seni

Can ve kalbim ümmetlerinin gözünün aydınlığı

Hakk’a kul bana ümmet olan hani

Gerçek ümmetin sinesine koydum ben işte

Kul Hoca Ahmed Hakk sözünü söyleyip geçti

Aynel-yakin tarikatta bozlayıp geçti

İlmel-yakin Şeriatı gözleyip geçti

Hakkel-yakin hakikatından söyledim ben işte

Etiketler: , , , , ,